- BIST10011.722-%2,89
- DOLAR49,42+%0,06
- EURO55,41+%0,20
- GRAM ALTIN6.646,86+%0,37
- FAİZ%37,00-1,00
- BİTCOİN81.328-%0,98
- 16 Ekim 202612°
- BIST10011.722-%2,89
- DOLAR49,42+%0,06
- EURO55,41+%0,20
- GRAM ALTIN6.646,86+%0,37
- FAİZ%37,00-1,00
- BİTCOİN81.328-%0,98
- 16 Ekim 202612°
Cumhurbaşkanı Erdoğan Newsweek'e konuştu: BM reformu, İran, Mekke Anlaşması ve Rusya-Ukrayna
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulu'nun 81. oturumu vesilesiyle ABD'de yayımlanan Newsweek dergisinin sorularını yanıtladı. Erdoğan; BM Güvenlik Konseyi reformu, İran-ABD savaşı ve Hürmüz Boğazı, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Trump ile ilişkiler, İsrail, Suriye, Terörsüz Türkiye süreci, Rusya-Ukrayna savaşı ve çok kutuplu dünyada Türkiye'nin yeri konularında değerlendirmelerde bulundu.
“Reform artık ertelenemez”
Dünya siyasetinin çalkantılı bir döneminde BM Genel Kurulu'na katılıyorsunuz. Türkiye, Avrupa'daki ve Orta Doğu'daki çatışmaların arasında kendine özgü bir konumda bulunuyor. Bu yılki Genel Kurul'daki başlıca hedefleriniz neler?
Dünya ciddi kırılmalardan geçiyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna Savaşı devam ediyor, güneyimizde ve doğumuzda da çatışmalar yaşanıyor. Çatışmalar bölgemizin güvenliğini, ekonomisini ve istikrarını doğrudan etkiliyor. Böyle dönemlerde diplomasinin alanını daraltmak yerine genişletmek uluslararası toplumun müşterek mesuliyetidir. Türkiye olarak Genel Kurul'daki önceliğimiz, çatışmaların daha geniş coğrafyalara yayılmasını önlemek, diplomatik kanalları açık tutmak ve tarafların yeniden müzakere zemininde buluşmasına katkı sağlamaktır. Türkiye, Rusya-Ukrayna Savaşı'ndan Orta Doğu'daki gerilimlere kadar ihtilafların bütün taraflarıyla temas kurabilen ve barış için inisiyatif alabilen bir ülkedir.
Dünyanın ağırlık merkezi değişiyor. Yeni güç merkezleri yükselirken, daha fazla ülke küresel karar alma süreçlerinde hak ettiği yeri talep ediyor. Birleşmiş Milletler, bu değişimin gerisinde kalmamalıdır. Güvenlik Konseyi'nin daha temsili, daha etkin ve daha hesap verebilir bir yapıya kavuşması gerektiğine inanıyoruz. Genel Kurul'un iradesinin daha güçlü biçimde karar süreçlerine yansıdığı, sorumluluğun daha adil paylaşıldığı bir uluslararası sistem için reform artık ertelenemez.
İran-ABD gerilimi ve Hürmüz Boğazı
Türkiye ile doğrudan sınırı bulunan İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaş konusunda büyük bir belirsizlik söz konusu. ABD-İran ihtilafında her iki tarafa da barış yolunu izleme çağrısında bulundunuz. Ancak gerilim tırmanmaya devam ederken, mevcut küresel istikrarsızlığın çözümü için hangi adımları atmayı öngörüyorsunuz?
Gerilimi büyütecek adımlardan kaçınmak ve tarafları müzakere zemininde buluşturmak gerekiyor. Kalıcı çözüm ancak bu yolla mümkün olabilir.
ABD, NATO'daki müttefikimizdir. İran, bizim komşumuzdur. Sayın Trump'la son görüşmemizde de İran ile ABD arasındaki gerilimde diplomasiden azami ölçüde istifade edilmesi gerektiğini ifade ettim. İranlı muhataplarımızla da temas kanallarımız açıktır. Türkiye'nin önemli bir imkânı ihtilaf yaşayan taraflarla konuşabilmesidir. Bu imkânımızı da gerilimi düşürmek için kullanıyoruz. Bu temasların netice vermesi, bölgemizin güvenliği kadar küresel ekonomi açısından da önem taşıyor. Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim enerji arzını ve küresel ticareti doğrudan etkiliyor. Önceliğimiz çatışmanın yayılmasını önlemek, ticaret yollarının güvenliğini korumak ve tarafları yeniden müzakere masasına döndürmektir.
“Bölgemizde kalıcı istikrarı güçlendirmek istiyoruz”
Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ABD'nin güvenlik garantilerinden bağımsız olarak hem İran'a hem de İsrail'e karşı bölgesel caydırıcılığı tahkim etmeye yönelik bir adım olarak değerlendiriliyor. Bu anlaşmanın verdiği mesaj ve stratejik önemi nedir? Ayrıca anlaşma, İran'ın veya Irak ve Yemen'deki müttefiklerinin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları karşısında Türkiye'nin müdahalede bulunması ihtimalini de beraberinde getiriyor mu?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı İran'a, İsrail'e veya herhangi bir üçüncü ülkeye karşı kurulmuş bir ittifak olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu anlaşma daha güvenli, barışçıl ve müreffeh bir geleceğin inşası için üstlendiğimiz müşterek sorumluluğun bir ifadesidir.
Uzun zamandır bölge meselelerinin bölge ülkelerince sahiplenilmesi gerektiğini söylüyoruz. Güvenliğimizi tahkim etmek, caydırıcılığımızı artırmak ve bölgemizde kalıcı istikrarı güçlendirmek istiyoruz. Anlaşma, BM Şartı'nın 51'inci maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayanmaktadır. Anlaşma üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağına hükmetmektedir.
Burada verilecek karşılığın mahiyeti, saldırıya uğrayan ülkenin çağrısı ve ihtiyaçları temelinde belirlenebilir. Bu ihtiyaç istihbarat, lojistik veya mühimmat desteği olabilir, tehdidin boyutuna göre daha ileri askerî destek de gündeme gelebilir. Bunların nasıl hayata geçirileceğine ilgili siyasi ve askerî mekanizmalar dayanışmalar yoluyla karar verir. Dolayısıyla Irak'ta, Yemen'de veya başka bir yerde meydana gelebilecek her hadiseye bugünden otomatik bir askerî senaryo yazmak doğru olmaz.
Trump ile ilişkiler ve Türkiye-ABD müttefikliği
ABD Başkanı Donald Trump sizden sık sık övgüyle söz ediyor ve Türkiye'nin İran çatışmasına müdahil olmamasını takdir ediyor; buna karşılık diğer NATO üyelerini yeterince müdahil olmadıkları gerekçesiyle eleştiriyor. Aranızdaki bu ilişki, Türkiye-ABD ilişkilerini daha ileriye taşımak açısından ne tür fırsatlar sunabilir? Örneğin, Beyaz Saray'ın İran'ın ticaret ortaklarına yönelik yaptırım tehditlerini hayata geçirmesi hâlinde mevcut tablonun değişebileceği konusunda herhangi bir endişe duyuyor musunuz?
Sayın Trump'la doğrudan ve açık konuşabildiğimiz bir ilişkimiz var. Bunun Türkiye-Amerika ilişkileri ve hatta bölgemizdeki gelişmeler bakımından önemli bir imkân olduğunu düşünüyorum. Son görüşmemizde İran meselesinden bölgesel güvenliğe, Gazze'den ikili ilişkilerimize kadar geniş bir gündemi doğrudan ele aldık.
Liderler arasında açık bir iletişim bulunduğunda, zaman zaman olabilecek görüş farklılıklarının yönetilmesi ve ortak çözüm yollarının üretilmesi de kolaylaşıyor. Türkiye ile ABD arasında uzun yıllara dayanan köklü ve çok boyutlu müttefiklik ilişkileri bulunuyor. Savunma sanayi, ticaret ve bölgesel güvenlik başta olmak üzere ciddi bir iş birliği pratiğimiz ve bunu daha da geliştirme potansiyelimiz bulunuyor.
Bu nedenle böylesine güçlü temellere sahip ilişkilerimizi muhtemel senaryoları üzerinden konuşmayı da doğru bulmam. İran'la ABD arasındaki mevcut duruma dair Sayın Trump'la samimi bir diyaloğumuz var ve olası her türlü gelişmeyi de kendisiyle zamanı geldiğinde yine açık biçimde konuşuruz. Ancak şunu söyleyebilirim ki Türkiye egemen bir devlet olarak komşularıyla ilişkilerini, müttefiklik yükümlülüklerini, bölgesel sorumluluklarını ve millî menfaatlerini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da en dengeli ve olması gerektiği şekilde gözeterek hareket eder.
“Türkiye-Amerika ilişkilerini üçüncü bir ülke üzerinden tarif etmiyorum”
Başkan Trump'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile de yakın bir ilişkisi bulunuyor. Bazı İsrailli yetkililerin Türkiye'yi İran'ın ardından “sıradaki tehdit” olarak nitelendirmeye başladığı bir dönemde, İsrail'in ABD yönetimi üzerindeki etkisi konusunda endişe duyuyor musunuz?
Türkiye-Amerika ilişkilerini üçüncü bir ülke üzerinden tarif etmiyorum. Washington'daki muhatabımız Amerika Birleşik Devletleri yönetimidir. Sayın Trump'la konuşmamız gereken bir konu olduğunda bunu kendisiyle doğrudan konuşuyoruz.
İsrail yönetimiyle birçok konuda ciddi görüş ayrılıklarımız olduğu da biliniyor. Son dönemde İsrail'de Türkiye'yi yeni bir tehdit kaynağı olarak sunmaya dönük hatalı bir söylem körükleniyor. Bu söylemin İsrail'deki iç siyasi süreç ve seçim atmosferiyle bağlantılı olduğunu değerlendiriyoruz. Bu dili bölgesel barışa katkı sağlayan sorumlu bir yaklaşım olarak görmüyoruz. Türkiye'nin İsrail halkıyla veya herhangi bir toplumla husumeti yoktur. İtirazımız, uluslararası hukuka aykırı gördüğümüz politikalara ve bölgemizde istikrarsızlığı derinleştiren adımlaradır.
Suriye, İsrail ve Yunanistan
İsrail'in son dönemde Suriye'ye yönelik saldırıları ve İsrail'in Yunanistan ile yaptığı savunma anlaşması gibi meseleler, İsrail-Türkiye arasındaki rekabette gerilimi artıran başlıklar olarak öne çıktı. Bu gerilimlerin askerî bir çatışmaya dönüşmesi ihtimalini öngörüyor musunuz? Böyle bir durum NATO açısından ne anlama gelir?
Türkiye dış politikasını kaçınılmaz savaş senaryoları üzerinden kurmaz. Suriye konusundaki yaklaşımımız nettir. Suriye'nin egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve millî birliğinin korunmasını istiyoruz. Ülkenin yeniden ayağa kalkması, devlet kurumlarının güçlenmesi ve terörle mücadele kapasitesinin artması, bütün bölgemizin menfaatinedir.
İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını da bu çerçevede değerlendiriyoruz. Şu nettir ki İsrail'in uluslararası hukuku ve yerleşik kuralları hiçe sayan saldırıları, Suriye'nin egemenliğine açıkça zarar veriyor ve bölgede istikrarın tesisini güçleştiriyor. Halbuki Suriye'nin istikrarı, İsrail dâhil olmak üzere tüm bölgemizin barış ve gelişmesine katkı sağlayacaktır.
Yunanistan'ın veya başka bir ülkenin üçüncü devletlerle geliştirdiği ilişkiler kendi tercihleridir. Türkiye, her ikili ilişkiyi kendisine yönelmiş bir tehdit şeklinde okumaz. Bununla birlikte millî güvenliğimize, meşru haklarımıza ve çıkarlarımıza karşı atılacak adımları da yakından takip ederiz.
Türkiye, NATO içerisinde güçlü bir konuma ve ağırlığa sahiptir. Varsayımsal bir askerî çatışmanın İttifak bakımından hangi sonuçları doğuracağını bugünden tartışmak yerine böyle bir ihtimalin ortaya çıkmasını önleyecek diplomasiye yoğunlaşmak daha doğru olur. Bölgemizde kalıcı güvenliğin yolu, gerilimi düşüren, caydırıcılığı tahkim eden, karşılıklı kuşatma anlayışını aşan ve uluslararası hukuku esas alan 360 derece güvenlik anlayışı temelinde şekillendirilmiş müttefiklik ilişkileri ve bölgesel ortaklıklar üzerine inşa edilmiş bir güvenlik mimarisinden geçiyor.
“Türkiye'nin ölçüsü etnik kimlik değil terör, şiddet ve millî güvenliğimize yönelik tehdittir”
Suriye'deki gerilimlere rağmen PKK'nın feshedilmesi de dâhil olmak üzere Türkiye'nin çıkarları açısından bu alanda bir dizi olumlu gelişmeye tanıklık ettik. Bu gelişme, Türkiye'nin millî güvenliği açısından ne anlam ifade ediyor? Ayrıca ABD veya İsrail'in Kuzey Irak'ta, bazıları PKK ile tarihî bağlara sahip İranlı Kürt muhalif hareketleri desteklemeye yönelik olası girişimleri konusunda endişe duyuyor musunuz?
“Terörsüz Türkiye”, bizim için takvim meselesinden öte stratejik bir hedeftir. On yıllardır can alan, kaynakları tüketen, ülkemizin ve bölgemizin kalkınmasının önünde engel oluşturan terör meselesini kalıcı biçimde gündemimizden çıkarmak istiyoruz.
PKK'nın fesih ve silah bırakma yönünde aldığı kararları bu bakımdan önemli bir eşik olarak görüyoruz ancak asıl olan, alınan kararların sahada eksiksiz uygulanmasıdır. Örgütün bütün unsurlarıyla silah bırakması, illegal yapının tasfiye edilmesi ve bu sürecin devletimizin ilgili kurumlarınca tespit ve teyit edilmesi gerekiyor.
Suriye'deki gelişmeleri de aynı anlayışla takip ediyoruz. Oradaki bütün silahlı unsurların merkezi devlet yapısı altında bütünleşmesi, Suriye'nin egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve toplumsal birliğinin tahkimi açısından zaruridir. Bu sürecin eşit vatandaşlık temelinde ilerlemesini, Kürtler dâhil bütün Suriye halkının kendisini daha emniyetli, daha özgür ve daha müreffeh hissedeceği bir düzenin kurulmasını destekliyoruz. Suriye'nin birliği güçlendikçe bölgemizin güvenliği de güçlenecektir.
İran'daki gelişmeler sırasında PKK/PJAK'ın ortaya çıkan şartlardan faydalanma girişimlerini de yakından takip ediyoruz. İran'ın iç meseleleri dış müdahalelerden uzak biçimde, İran halkı tarafından çözülmelidir. Etnik ve mezhebi fay hatlarının harekete geçirilmesi, İran'ı ve bütün bölgemizi uzun süreli bir istikrarsızlığa sürükler. Buna müsaade edilmemelidir.
Kürtler, bizim kardeşlerimiz. Bin yıldır beraber, iç içe yaşıyoruz. Sevincimiz de bir. Her zaman söylüyorum: Kürtler, Araplar ve Türkler olarak etle tırnak gibiyiz. Kürt kardeşlerimizin huzurunu, güvenliğini ve refahını terör örgütlerinin veya dış güçlerin hesaplarından ayrı tutuyoruz. Türkiye'nin ölçüsü etnik kimlik değildir, terör, şiddet ve millî güvenliğimize yönelik tehdittir. Bölgemizde hiçbir topluluğun başka ülkelerin vekalet savaşlarında kullanılmasına müsaade edilmemesi gerektiğine inanıyoruz.
“Türkiye, yeniden müzakere masasının kurulmasına katkı sağlamaya hazırdır”
Rusya-Ukrayna Savaşı sürerken Avrupa'da sabotaj ve hibrit saldırı iddiaları da artıyor. NATO'nun en büyük ikinci ordusunun Başkomutanı olmanızın yanı sıra Başkan Putin ile iletişimi sürdüren bir lider olarak, Avrupa'da daha geniş çaplı bir çatışmaya doğru muhtemel bir tırmanıştan endişe duyuyor musunuz? Türkiye'nin barışın tesisi için arabuluculuk konusunda hâlen oynayabileceği bir rol olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılma riskini göz ardı etmiyoruz. Avrupa'da gündeme gelen sabotaj ve hibrit faaliyet iddiaları da mevcut güvenlik ortamının hassasiyetini artırıyor. Bu süreçte sağduyuyla hareket etmek, iddiaları sağlam deliller üzerinden değerlendirmek ve gerilimi daha da tırmandıracak adımlardan kaçınmak gerekiyor. Türkiye olarak önceliğimiz, savaşın yeni ülkeleri içine çeken bir çatışmaya dönüşmesinin önüne geçmektir.
Türkiye'nin Rusya-Ukrayna Savaşı'ndaki tutumu 4 yılı aşkın süredir değişmedi. İstanbul görüşmeleri, Karadeniz Tahıl Girişimi ve esir takasları, her iki tarafla konuşabilmemizin ortaya çıkardığı somut neticelerdir. Türkiye, NATO'nun güçlü bir müttefikidir. Aynı zamanda Sayın Putin'le ve Ukrayna yönetimiyle doğrudan temas kurabiliyoruz. Bunda bir çelişki görmüyorum. Arabuluculuk yapabilmek için ihtilafın her iki tarafıyla da konuşabilmeniz gerekir. Sayın Putin'le Bişkek'te yaptığımız son görüşmede de barışın sağlanması için Türkiye olarak üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu açık biçimde ifade ettim.
Bugün üzerinde hassasiyetle durduğumuz meselelerden biri Karadeniz'in güvenliğidir. Sivil deniz taşımacılığının, ticaret yollarının ve enerji altyapısının savaşın dışında tutulması için taraflarla temaslarımızı sürdürüyoruz. Karadeniz'de ticari deniz taşımacılığının güvenliğini kalıcı biçimde sağlayacak bir mekanizmaya ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Savaş uzadıkça insani, ekonomik ve siyasi maliyet büyüyor. Gerekli siyasi irade ortaya konulduğunda Türkiye, yeniden müzakere masasının kurulmasına ve barışın önünün açılmasına katkı sağlamaya hazırdır.
“Türkiye'ye 'Batı mı, Doğu mu?' şeklinde bir tercih dayatılmasını doğru bulmuyoruz”
Jeopolitik eğilimlerin de değişmesiyle birlikte, yeni güç merkezlerinin ortaya çıktığı, giderek daha çok kutuplu hâle gelen bir dünyanın doğuşuna tanıklık ediyoruz. Türkiye'yi bu yeni dönemde nasıl yönlendirmeyi, Çin de dâhil olmak üzere Batılı ve Doğulu güçlerle ilişkilerde nasıl bir denge gözetmeyi ve ülkenizin bölgede ve ötesinde istikrarlı ve etkili bir konuma sahip olmasını nasıl sağlamayı planlıyorsunuz?
Türkiye'ye “Batı mı, Doğu mu?” şeklinde bir tercih dayatılmasını doğru bulmuyoruz. Geçtiğimiz temmuz ayında NATO Ankara Zirvesi'ne ev sahipliği yaptık. NATO'daki güçlü konumumuzu tahkim ederken Türk Devletleri Teşkilatındaki iş birliğimizi derinleştiriyor, İslam İş Birliği Teşkilatında aktif sorumluluk üstleniyor, diyalog ortağı olduğumuz Şanghay İş Birliği Örgütüyle ilişkilerimizi ilerletiyor, G20, D-8 ve diğer çok taraflı platformlarda da etkinliğimizi artırıyoruz. Nitekim bunun son örneği olarak ASEAN'la iş birliğimizi “Diyalog Ortaklığı” seviyesine yükselttik.
Bunun yanında bölgesel sahiplenme anlayışı temelinde tesis ettiğimiz yeni iş birliği mekanizmalarıyla, diğer ülkelerle ilişkilerimizi daha da geliştirerek hem coğrafyamızda istikrar ve refahı teşvik ediyor hem de ortak güvenliğimizi ve caydırıcılık kapasitemizi tahkim ediyoruz. Hakeza Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bölge ülkeleriyle ortaklaşa biçimde hayata geçirmekte olduğumuz bu vizyonumuzun yakın zamandaki en müstesna örneğini teşkil etmiştir.
Çin ile ticareti, yatırımları ve bağlantısallığı geliştirmek istiyoruz. Bu doğrultuda Türkiye, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor'un küresel lojistik ve ticarette daha büyük bir rol üstlenmesini önemsemekte ve TRIPP gibi hem bölge açısından stratejik vizyon sunan hem de Orta Koridoru daha da kuvvetli kılacak girişimleri desteklemektedir. Aynı zamanda Basra Körfezi'ni Türkiye ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayacak olan Kalkınma Yolu Projesi'ni Irak'la birlikte hayata geçirmekte, bir yandan da Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan'a yeni bir demir yolu ve kara yolu bağlantısallık vizyonunu ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin Doğu ile Batı arasındaki müstesna konumu, çok boyutlu ve çok yönlü bir dış politika yürütmemizi tabii kılıyor. Biz, millî menfaatlerimizi, bölgesel istikrarı ve küresel barışı birlikte gözetiyor, köklü ittifaklarımızı muhafaza ederken yeni ortaklıklar kuruyor, gerektiğinde farklı güç merkezlerini aynı masa etrafında buluşturuyoruz. Türkiye'nin istikameti açıktır: Kendi iradesiyle hareket eden, bölgesinde istikrarı tahkim eden ve küresel meselelerde söz ve sorumluluk sahibi güçlü bir ülke olarak bu çizgiyi kararlılıkla sürdürmek.
Öne Çıkan İlanlar
Sponsorlu
Benzer Röportajlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku'l Avsat'a konuştu: Mekke Anlaşması, Hürmüz, Suudi Arabistan, Lübnan ve Suriye
Гассан Шарбель (Asharq Al-Awsat)
- 29.09.2026
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz CNN Türk'e konuştu: Mekke Anlaşması, KAAN, Terörsüz Türkiye ve AB vize serbestisi
CNN Türk
- 30.09.2026
Cumhurbaşkanı Erdoğan Al Jazeera'ya konuştu: Mekke Anlaşması, Hürmüz, Suriye, Gazze ve F-35
Al Jazeera Arabic
- 30.09.2026
Öne Çıkan Haberler
İş İlanları
RuskiGazeta'ten Haberdar Olun
Özel haberler, gelişmeler ve duyurular hakkında bilgi almak için abone olun. Sizi bilgilendireceğiz.
Kaydolarak Gizlilik Politikamızı kabul etmiş olursunuz





