Mayıs ayında Donald Trump ve Vladimir Putin’in Peş peşe Pekin’e gitmesi, Şi Jinping’e uluslararası siyasetin tam merkezinde yer alma fırsatı verdi. Birbiri ardına gelen bu iki ziyaret, Çin lideri açısından yalnızca diplomatik bir görüntü değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden tartışıldığı bir an yarattı.
Trump 14 Mayıs’ta Beijing’e geldi. Yanında milyarderlerden oluşan bir heyet vardı ve kendisiyle birlikte geniş bir beklenti listesi de taşındı. Ancak görüşme sonunda bu beklentilerin büyük bölümü karşılık bulmadı. Putin ise 19 Mayıs’ta Beijing’e gitti ve hem Çin ile ilişkisinin yakınlığını göstermeyi hem de Güney Akım 2 olarak anılan doğalgaz boru hattı projesinde ilerleme sağlamayı hedefledi. Fakat Rus liderin esas olarak yalnızca yakınlık mesajı aldığı, somut kazancın ise sınırlı kaldığı görülüyor.
Tersine dönen üçgen diplomasisi
Soğuk Savaş döneminde Henry Kissinger’ın ortaya attığı üçgen diplomasi yaklaşımı, Washington’un Pekin ve Moskova arasındaki dengeyi kullanmasına dayanıyordu. O dönemde ABD, üçgenin tepesinde yer alıyor; Çin ile Sovyetler Birliği ise çoğu zaman birbirleriyle değil, Washington’la ilişkilerini gözeterek hareket ediyordu.
Son hafta içinde bu düzenin tersine döndüğü izlenimi güçlendi. Trump ile Putin birbirlerine rakip olsalar da Ukrayna’dan İran’a uzanan gerilim başlıkları nedeniyle ikisi de Pekin’e gitmek zorunda kaldı. Çin basını açısından bu tablo, dünyanın kararlarının artık Beijing’de şekillendiği izlenimini güçlendirdi.
Ziyaretlerin art arda gelmesi, perde arkasında bir tür büyük pazarlık yapılıp yapılmadığı sorusunu da gündeme taşıdı. Ancak zamanlama kadar sembolizm de abartılmamalı. Trump’ın ziyareti, İran savaşının etkisiyle mart ayının sonlarından ertelenmişti. Putin’in ziyareti ise Moskova ile Beijing arasında imzalanan Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması’nın 25. Yılı nedeniyle önceden planlanmıştı.
Trump görüşmesinden soğuk sonuç
Şi, Trump’ı törenlerle ağırladı. Kırmızı halı, askeri tören kıtası ve koro eşliğinde düzenlenen karşılama dikkat çekti. Çin lideri ayrıca Trump’a Zhongnanhai’de eşlik etti. Bu yürüyüş sırasında Trump, yabancı liderlerin bu yerleşkeye ne sıklıkla geldiğini sordu. Şi ise bunun çok nadir olduğunu, örnek olarak Putin’in de buraya geldiğini söyledi.
Bu söz, Şi’nin Moskova ile ilişkisini Washington’a kıyasla daha yakın ve güvenilir gördüğü mesajı olarak yorumlandı. Buna karşın görüşmeden somut bir sonuç çıkmadı. Taraflar birbirleriyle açıkça kavga etmedi, ancak kayda değer bir anlaşmaya da varmadı. Her iki taraf kendi değerlendirmesini yayımladı ve anlatımlar birbirinden tamamen farklılaştı.
Washington tarafı, ticaret konseyleri, nadir toprak elementleri ve Hürmüz Boğazı’na ilişkin görüşmeleri öne çıkardı. Pekin ise bu başlıklardan söz etmedi; bunun yerine Tayvan ve "yapıcı stratejik istikrar" vurgusunu ön plana çıkardı. Trump, Beijing’den basın toplantısı bile yapmadan ayrıldı ve son çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.
Trump’ın ziyareti sonrasında verdiği bir başka mesaj da dikkat çekti. Tayvan’ın bağımsızlık arayışına girmemesi gerektiğini söyledi ve gerekirse adaya silah satışını durdurabileceğini belirtti. Somut bir politika değişikliğine işaret etmese de bu sözler, Çin açısından diplomatik bir kazanım gibi görüldü.
Putin’e sıcak sözler, sınırlı dosya
Putin’in ziyareti daha sıcak bir atmosferde geçti. Şi ile karşılıklı dostluk mesajları verildi ve ikili bir ortak bildiri imzaladı. Bildiride Şi, ABD’yi bir kez daha "tek taraflı hegemonya dalgası" olarak eleştirdi.
İki lider ayrıca eğitim, ticaret ve Rus vatandaşlarına Çin’de vizesiz kalış süresinin uzatılması gibi alanları kapsayan 20 küçük anlaşmaya imza attı. Ancak bu belgelerin çoğu, zirveye ağırlık kazandırmak için hazırlanmış sınırlı adımlar olarak değerlendiriliyor. Ziyaretin en önemli başlığı olan Güney Akım 2 boru hattında ise anlaşma sağlanmadı.
Söz konusu hat, Rusya’nın Çin’e doğalgaz ihracatını ciddi biçimde artırabilecek bir proje olarak öne çıkıyor. Taraflar yalnızca parametreler konusunda genel bir anlayışa ulaştıklarını söyledi. Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov da ilerleme kaydedildiğini belirtti. Buna karşın bu ilerlemenin on yılı aşkın süredir aynı yerde takılı kaldığı vurgulanıyor.
Pekin’in bu projeye mesafeli yaklaşmasının nedenleri de dikkat çekiyor. Çin halihazırda Rus petrolü ve gazını indirimli alıyor ve Rusya bu alanda en büyük tedarikçilerden biri haline gelmiş durumda. Ancak Çin yönetimi enerji altyapısını çeşitlendirmeye, alternatif ve yeşil enerjiye yatırım yapmaya ve tek bir kaynağa aşırı bağımlı olmamaya özen gösteriyor.
Ukrayna ve İran dosyalarında perde arkası ihtimali
Zirvelerin etrafında dönen en dikkat çekici tartışma, Ukrayna ve İran krizlerinde üçlü bir pazarlık ihtimaliydi. Trump’ın Tayvan konusunda bir esneklik göstermesi karşılığında Çin’in Rusya’yı Ukrayna görüşmelerine zorlayıp zorlamayacağı, ya da Çin’in İran konusunda arabuluculuk yapıp yapmayacağı soruları gündeme geldi.
Somut bir büyük anlaşma açıklanmadı. Kamuoyuna açık şekilde ilan edilmiş bir mutabakat ya da imza da yok. Buna rağmen farklı çevrelerde, kapalı kapılar ardında çeşitli olasılıkların konuşulduğu anlaşılıyor.
İddialardan birine göre Putin, Rusya’nın İran’a istihbarat desteğini kesmesini, Washington’un da Ukrayna konusunda benzer adımlar atmasıyla ilişkilendiren bir öneri ortaya koydu. Bu iddia mart ayında da tartışılmış, ancak Kirill Dmitriev bunu yalanlamıştı. Mayıs ayında ise bu tür bir formülün yeniden gündeme gelmiş olabileceği konuşuldu.
Bu senaryolarda Çin doğrudan anılmasa da Pekin’in dolaylı etkisi göz ardı edilmiyor. Çinli şirketlerin İran’a ulaşan uydu verilerinde önemli kaynaklardan biri olduğu, bu nedenle olası bir düzenlemede Çin’in de hesaba katılması gerektiği ifade ediliyor.
Bir başka olası manevra da Tayvan dosyasında görüldü. ABD’nin Tayvan’a yönelik silah sevkiyatında yumuşama, karşılığında Çin’in Hürmüz Boğazı ya da ticaret geriliminde bir rol üstlenmesi gibi senaryolar konuşuldu. Çin’in de bu sonbaharda Xi’nin ABD ziyareti sırasında Tayvan’a yönelik yeni bir Amerikan silah paketini kritik başlıklardan biri olarak ele alması bekleniyor.
Şi’nin kazancı: sonuçtan çok görüntü
Toplam tabloya bakıldığında, Trump ve Putin’in Beijing ziyaretlerinden en fazla kazanç sağlayanın Şi Jinping olduğu görülüyor. Trump somut bir anlaşma olmadan ayrıldı. Putin ise dostluk mesajları ve küçük ölçekli anlaşmalarla yetinmek zorunda kaldı.
Bu süreç, Şi’yi dünyanın en etkili liderlerinden biri olarak öne çıkaran bir diplomatik vitrin yarattı. İki rakip liderin de aynı hafta içinde Beijing’e gelmesi, Çin’in artık yalnızca taraflardan biri değil, büyük güçlerin hesap verdiği merkezlerden biri olarak konumlandığı algısını güçlendirdi.
Asıl soru ise açık kaldı: Bu zirveler, önümüzdeki aylarda Ukrayna, İran ve Tayvan başlıklarında gerçek bir kırılmaya mı dönüşecek, yoksa yalnızca Şi’nin elini güçlendiren parlak ama sınırlı bir diplomatik gösteri olarak mı kalacak?